Suskun SancıGece sessiz yine...Gece mahzun...Ve gece yalnız... Yüreğimi kanatan şiirler düşüyor parmak uçlarıma... Adını koyamadığım bir korku ile çalkalanıyor yine dakikalar... Karanlık mıdır beni ürperten,yoksa yalnızlık mı... Seni özlemek midir içimi acıtan,yoksa senden ayrı düşmek mi... Sevdadan mıdır bu gözyaşı,yoksa kırgınlıktan mı... Anlamsızlık içinde anlam aramak benimkisi... Belki daha çok küçüğüm... Belki de yanlış yaşıyorum... Sevmeler yanlış... Dokunduğum yürekler yalan... Düşlerimin rengi bile mavi değil belki... Umut yarına gülen gözle bakmak değil, Ağlamak döneceğin güne, Ve belki güneş bile karanlık, Yıldızları terketmiş gece gibi... Yalnızlığa mahkum ettiğin bu can aydınlık mı görüyor sanki… Özgürlük mü hür olmak... Sevdaya kanat çırpan bu yürek sana tutsak değil mi... Kokumu sarmıştı ya hani rüzgarlar,sana sevdamı uğuldayacaktı, Bak o da yalanmış sevgili... Şimdi paramparça savrulan benliğim... Kuru bir yaprak ne kadar sarılabilir ki hayata... Ne kadar tutunabilir ki umuda… Duyuyor musun beni? Bak...Bölükpörçüğüm... Suskun bir sancıya ağıt yakıyor yüreğim. Hüzne buladım yine geceyi. Yazmak istediğim neydi ki sözlerim sana geldi. Sen de mi yalansın yoksa... Var olan yokluğun değil mi? Var olan ızdırap... Aşk ise... Hangi kaf dağının ardına gizli bilmiyorum. Yokluğunla kayboluyorum... Peki neden ağlıyorum ardından... 2002
Nuran Baydar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
12 yorum:
kolay gelsin pigorss
güzel olmus
Saçlarıma rüzgar deydi
Elin gibi elin gibi
Ben o rüzgarı tanırım
Gül kokulu tenin gibi
Sağım yalan solum yalan
Giden yalan dönen yalan
Döndüm baktım dünya yalan
Senin gibi senin gibi
Geldim öldüm güldüm öldüm
El vurdun uykumu böldün
Sen bülbüldün bende güldüm
Bakma bana bir el gibi
Bu yol gidip dönülmezmiş
Bu his tarif edilmezmiş
Var mı yok mu sezilmezmiş
Benim gibi benim gibi..
Gemiler de gitti buralardan
Ne küller döküldü denize haberdar mısın?
Ne yağmurlar yağdı
Uyan!
Yok artık eski halim
Katlanmak işkence
Gitmek ölüm
Tıpki bir mikrop gibi düşünce!
Tüm hücrelerimde zehir
Şimdi yalnız seninle
Kafiye mühendisi olmuşuz neye yarar
Mertlik bozulmuş etrafta
Dünya kin dolmuş
Sen yokolsan acır mı sandın canımız
Kervandır kimi kalır kimi gider
Gidenlerde bizim elbette
Hep saçma bi tekerrür dilde
İdeoljilemiz nafile
Kim konuşsa boşa
Keşke öğretilese hayat bir iki sözle
Çıkıtğımız yokuşların sonu yok
Nefesler de kesildi
Her gün daha çok yaklaş
Bin parçaya bölün
Sonunda o buruk boşluğa gömül
Hileler el altında
Savunmasızız
Kendi silahımızı kendi alnımıza dayadık
Cesaret!
Şimdi en baştan
Ne kısaymiş bu film
Şerit ne de çabuk geçti gözümüzün önünden
Etkilenmedik bile
O bile yalan!
Bir avuç dostluk için oynadığımız yakartoplar
Yanan bizmişiz meğer
Alev alev
Boş odadaki ses yankısına muhtacız
Hicaz..
Her dişi geyik aynı mıdır
Aldanma
Boşa geçicek olan ömrüne yan şimdi
Boşluğu silen silgisin
Eriyip duruyosun
Kes kendi dilini
Yakmasın başkasını
Kader sarhoş bi örümcek
Örememiş bile ağlarını
Bebek kokusu dolu ruhun
Doğmamamiş nefeslere gebesin
Özgürlüğüne hasret
Cilanı kazısak ne çıkar altından
Ellerine yazık
Yüzün bile kana bulanmış
namlusunda tek sual taşıyan bir ayrılıktı bakışın
hiç bir makamda koma basmayan perdenin
o güne has yanlışıydı sanki
-ki yollara mahrem sancılar ekerken
dünümden arkamdan gelip geçen düşüncelerle ben
ve hiç bir otobüs durağında bekletilmeyi haketmeyen bir güzellikle seni beklerken...
o en üşümüş en yorgana ihtiyaç yaratacak halimle
hani karınca kararınca ankara da gökyüzü
ve bütün gök yüzlerinin yüzü suyu hürmetine
ve dizlerinde bataniyeleriyle anadolu kadınları sancılarını saklarken
saat beş dedimi taşlı bir sokağın en kalabalık o en tenha anında
senmişsin gibi o en yalnız kadınlara gülümserken..
ve yollara işemenin marifet sayıldığı yaşlarda dahi
böyle masum böyle içten sevdalar yokken...
yani ilk okul çağlarında bir çağı açıp bir çağı kapatan Fatih in
sadece sıra arkadaşımız olduğunu sanıp hocaya şikayet ederken
ve kapının ufak aralığında ve bakışlarının en martında
şimdi ankarada yağmur gönlümde damla damla hatıralar
damlaya damlaya beni boğarken
seni düşünmek
fi tarihinden ki fi zaten tarih demektir...
sen den ayrılalı fi:...
ne kadar komik değilmi ?
alışıla gelmiş kelimelerin
yerlerine gerçek sahiplerini koyduğumuzda yaşanacak devriklik
sıtmalı bir karganın yürüyüşü gibi hazin ve komik..
nerde kalmıştık..
yok ben zaten bekleyendim sen nerde kalmıştık...
dalıp uzaklara yok yok çok uzak deyil aslında şu ilerdeki köşe başlarına
acaba burdanmı gelecek şurdanmı kadar heyecanlı
ve ıslak...
ve bir dövizcinin beş para etmeyen saçaklarında
rahmetten uzak durmaya çalışırken.. sağnak sağnak
yine perişan yine siftah yapamayan işportacılara belli etmeden
beklerken seni..
ve zabıtaya sırf kitaplarımı almasın diye hatır sorarken aklımda sen...
ve o köşeden bir türlü çıkmayan
seni saklayan
seni gizleyen o kahrolası elbisen..
bu akşamda gelmedi...
şimdi küçük damlarında saksılarıyla
Anadolu evleri yeni bir baharı beklerken
ben sana yazdığım şiirlerin puntosunu büyütüyorum
daha uzun bir yalnızlık için..
Mezarın kenarına oturuyorum. Toprak dolgun bir tümsek yapmış. Sağ elimi uzatıp üstünü düzeltiyorum. Hala nemli. Dün epey bir yağmur yağdı şehre, yollar bile kapandı. Sen bilmiyorsun. Nereden bilebilirsin ki.
----------------------------------------------------
Ben yine gelirim, senin çok sevdiğin papatyalarla...
"Ben arada otları sökerim. Haftada bir sularım" diyor adam. Gözü, cebimden çıkardığım cüzdanımda.
"Ben arada uğrarım, sen ilgileniver" diyorum. Bir onluk çıkartıp adama uzatıyorum. Adam "Tabi beyim" deyip parayı kapıyor. Bir şeyler daha söylüyor ama ben duymuyorum. "Hoca ister misiniz? Yasin okur".
"Yok hayır istemem"
Adam gitti. Şimdi sen ve ben yalnızız.
Mezarın kenarına oturuyorum. Toprak dolgun bir tümsek yapmış. Sağ elimi uzatıp üstünü düzeltiyorum. Hala nemli. Dün epey bir yağmur yağdı şehre, yollar bile kapandı. Sen bilmiyorsun. Nereden bilebilirsin ki.
Çiçeği yavaşça mezar taşının altına koyuyorum. Uyandırmak istemiyorum seni. Hiç uyanmayacak olsan da...
Hatırlıyor musun? Hani bir gün sen içerde uyurken ben markete gitmiştim. Makarna yapacaktım sen uyurken. Senin sevdiğin çikolatalardan almıştım, hoş senin sevmediğin çikolata da yoktu ki. Hepsini severdin. Sonra sürekli sigara içen kısa boylu çiçekçiden papatya almıştım.
"Şu kırmızı kağıtla sarıver"
"Abi onun farkı 500 bin"
"Olsun sen onunla sar"
Dudağının kenarındaki sigarayı düşürmeden sarmıştı çiçekçi. Eve sessiz hırsız adımlarıyla girmiştim. Kapıyı usulca açıp, parmak uçlarında yürüyerek yatağın baş ucuna gelmiştim. Papatyaları ve çikolatayı koymuştum usulca. Sen uyanma diye...
Biliyorum ben gidince çiçekleri mezar kuşları alacak ama olsun. Birilerine satacaklar muhtemelen. Şimdilik burada dursunlar. Sen, ben ve papatyalar iyiyiz.
Papatyaların yerini beğenmedim. Biraz daha yukarı kaldırıyorum. Şimdi daha iyi. Sen böyle severdin sanırım.
Mezar taşına bakıyorum. Sevimsiz bir taş yığını. Keşke senin için yazdığım şiirlerden birini yazsalardı. Hani o huysuz cinli var ya, senin çok sevdiğin...
Doğum tarihi 1973. Sahi ben yedi yaşındayken mi doğdun sen? Benden sonra doğmuşsun, peki niye benden önce öldün? Saçma bir şey bu ölüm, alabildiğine saçma. Benden sonra ölmen gerekmez mi? Kızıyorum sana. Sonrada sana kızdığım için kendime...
Mezar taşında ufak bir kir dikkatimi çekiyor. Hemen oracıkta Ebru yazan kısmın üstünde. Cebimden kağıt bir mendil çıkartıp siliyorum. Mendili tekrar cebime koyuyorum. Nereden geldi bu kir Ebru?
"Bakma öyle bana!"
"Niye? Makyaj yaparken seni seyretmek hoşuma gidiyor"
"Makyöz mü olacaksın?"
"Neden olmasın, her gün bir sürü güzel hatuna dokunuyorsun, hem de para alıyorsun"
"Onu da yaparsın sen"
"Hoş baka baka bir şey olsaydı kediden kasap olurdu ya"
"Güldürme beni, bak gözüme rimel sürüyorum"
Aynadan bana bakan kadının dudağının kenarından taşmış ruju fark ediyorum. Bir kağıt mendil alıp yavaşça siliyorum.
"Nerden geldi bu kir Ebru?"
"Kir değil, ruj taşmış" diyorsun bir uzman edasıyla.
"Bunu not almam lazım. Sen makyaj yaparken popona masaj yapayım mı? Tacizim geldi."
"Uslu dur"
"Emredersiniz komutanım"
Aynadan bana bakıp gülüyorsun. Sonra birden ciddileşip gözüne o şeyden sürüyorsun. Seni seyretmek öyle güzel ki...
Uzaktan bir gök gürültüsü geliyor. Sanırım yine yağmur yağacak. Dün yağmıştı ya. İlkbahar mevsimi yağacak tabi ki.
Bir ışık parlıyor gökyüzünde. Sana öğrettiğim gibi, 1001, 1002, 1003, 1004 ve 1005. İşte sesi de geldi.
"Nasıl hesaplıyorsun? Unuttum ben."
"Her sayı bir saniye demektir. Kaça kadar saydıysan onunla 300 metreyi çarp. Deminki 1.5 kilometre uzaklıktaydı"
"Çok akıllısınız sayın Emin bey"
"Siz de gördüğüm en güzel kadınsınız Ebru hanım"
Yağmur damlaları birer, birer arabanın ön camına çarparken uzanıp elini yanağıma koyuyorsun. Bir başka ilkbahardı o ilkbahar...
Uzaktaki gri bulutlara bakıyorum. Üşümeye başladım. Bir rüzgar esiyor. Saçlarım ve papatyalar hafifçe sallanıyor. Cebimden kağıt mendili çıkartıp mezar taşını tekrar siliyorum. Üşenmeden "ruhuna el fatiha" yazan yeri de temizliyorum. Mendile bakıyorum. Hiçbir kir yok. Neyi sildim ben?
"Önemli değil, sileriz şimdi, bakar mısınız? Peçete getirebilir misiniz?"
"Bu aralar çok sakarım"
Anlayışlı garson elinde bir bezle geri dönüyor ve masadaki çay lekesini siliyor.
"Benim pastamdan da alsanıza. Burası bayağı güzel yapıyor"
Olur anlamında başını sallıyorsun. İlk günümüzdü, sizli bizli zamanlarımızdı onlar.
Bir parça pastayı bıçakla kesip, tabağına koyuyorum.
"Teşekkür ederim"
Sen de önündeki muzlu pastadan bir parça kesip benim tabağıma koyuyorsun. Sanırım o zaman aşık olmuştum sana. Daha tanışalı iki saat olmuştu di mi?
"Sizi arabayla duraktan saat birde alayım"
"Tamam"
"Mavi bir Corsa"
"Sarı saç, lacivert kazak ve kahverengi ceket"
"Yakanızda kırmızı karanfil olacak mı?"
"Duruma göre"
"Tamam saat birde görüşmek üzere"
"Görüşmek üzere"
Telefon kapatıyorum. Bilgisayarın hemen yanındaki kareli not defterine aldığım notu tekrar okuyorum. "Karşıyaka mezarlığı, bilmem kaça kaç, girişte mezarın yeri sorulacak". Şimdiye kadar bilebildiğim tek adresin bu oldu.
"Nerede oturuyorsun?"
"Şuralarda bir yerde"
İşte buradasın, hemen dizimin dibinde, yanı başımda.
Birden, nedensiz saçların geliyor aklıma, bir ipek böceğinin düşleri olan saçların. Kelebek bilgeliği saçların. Ak zamanın ak düşü saçların.
Elimi uzatıp mezarın üstündeki toprağı avuçlayıp, sıkıyorum.
Ağlamayacağım. Buraya gelirken kendi kendime söz vermiştim, ağlamayacağım.
Elim sımsıkı hala.
Parmaklarımı gevşetiyorum. Parmakların yavaşça kayıyor ellerimden. Saçlarımın arasına daldırıyorsun.
"Ne yumuşak saçların, neyle yıkıyorsun?"
"Her zaman pro Arap intensive care sabunu ile, özel Bağdat formülü"
Hafifçe başıma vurup gülüyorsun.
"Hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun"
"Hiçbir şeye inanmıyorum"
"Hiçbir şeye mi?"
"Aşk hariç hiçbir şeye"
"Aşk ne peki?"
Uzanıp elini tekrar kavrıyorum. Gözümü kapatıyorum. Yakaladığım elini tutup öpüyorum. Başım kucağında. "Sensin..."
Gözümü açıyorum. Uzaktan bir kuş sürüsü geçiyor. Nereye gidiyorlar? Mevsim ilkbahar, onlar için dönüş vakti. Yuvaya dönüyorlar. Üşümeye başladım. Ceketin önünü ilikliyorum. Uzakta baş örtülü bir kadınla yaşlı bir adam ayakta durup dua okuyorlar. Mırıltılarını duyar gibiyim sanki. Onlar ve benden başka kimsecikler yok mezarlıkta. Elimi önümde kavuşturup eğiliyorum. Sanki bir şey fısıldayacaksın kulaklarıma, bir şey, hiç bilmediğim bir şey. Gözümü kapatıp dikkat kesiliyorum. Bir rüzgar esiyor kulaklarımın dibinden.
Gözümü açıyorum.
"Bu kadar sevme beni..."
"Başka çarem yok ki, şiir yazmak için aşık olmam lazım"
"Demek şiir yazmak için seviyorsun beni"
"Evet"
"Çok hain bir şairsin"
"Ne yapayım, senden iyi şiir çıkıyor"
"Başka kadınlar peki?"
"Kadınına ve mevsime göre değişir"
"Ortalama peki"
"Çoğu kadından şiir çıkmaz, çıkanlardan da ortalama iki veya üç"
"Benden peki?"
"Bilemiyorum, epey bir şiir çıkar"
"Kaç tane? dedim"
"Bilmem, ancak seviştikten sonra bir şey söyleyebilirim"
"Vay eşek şair, kadınları böyle mi ağına düşürüyorsun?"
"Kesinlikle evet"
"Peki bakalım, gözünü kapa"
Gözümü kapıyorum. Hiçbir zaman adını koyamayacağım bir öpücük dudaklarımda tomurcuklanıyor. Hep bir kiraz tadı var öpüşlerinde. Gözümü hiç açmıyorum. Soyunuyorsun...
"Allah rahmet eylesin"
Gözümü açıyorum. Demin gördüğüm kadınla adam biraz ötemde duruyorlar.
"Sağ olun"
Kadın senin için dua okumaya başlıyor. Sonra adam da ona katılıyor. Mezara doğru üflüyorlar. Bir şey demeden onlara bakıyorum.
Bu sefer adam "Allah rahmet eylesin" diyor. Sessizce birbirimize bakıyoruz. Bir süre sonra bir şey demeden gidiyorlar. Geri döneceğini bilsem neler okumazdım ki... Döner miydin?
"Dönecek misin?"
"Bilemiyorum, orada iş bulursam kalırım."
"Gitme"
"Gitmeliyim"
"Ne olur gitme"
Keşke gitmeseydin.
Oturduğum yerin kenarından taşmış toprak parçalarını elimle kenara doğru iteliyorum. Temiz şimdi.
Gözlerim buğulanıyor. Papatyaların kokusu burnuma geliyor. Papatyaların kokusunu bir şeye benzetmeye çalışıyorum ama bulamıyorum. Papatya papatyadır işte, ölüm de ölüm.
"Sonra Temel demiş ki, Fadime akşama seninle sevişeceğim, bak uyarıyorum seni"
Kahkahalarla gülüyorsun. Masanın yanındakiler bize bakıyor. Gülüşünü çok sevdim. Biliyor musun? Aslında çok fıkra bilmem. Sen seviyorsun diye Internet'teki fıkraları bulup ezberliyordum. Hatta unutmayayım diye çıktısını bile alıyordum. Hafızam zayıftır, senin ki gibi.
"Hafızam çok zayıf, hiçbir fıkrayı aklımda tutamıyorum, sen nasıl biliyorsun bu kadar fıkrayı. Ama dur, bunu unutmayacağım, Fadime diyor ki, ben sevişmekten zevk alamıyorum, uyarılmam lazım, sonra Temel demiş ki akşama..." Bir matematik probleminin çözümünü ezberler gibi fıkrayı ezberlemeye çalışmanı gülümseyerek izliyorum. Daha tanışalı dört saat olmuş. Vakit nasıl hızlı geçiyor. Ne güzel bir kadın...
Mezarlığın ortasında kısık sesle gülmeye başlıyorum. Tanrım hayat ne garip. Ellerimi iyice kavuşturup yavaşça öne doğru sallanmaya başlıyorum. Hala gülüyorum.
Bir soğuk rüzgar esiyor, iyice kendime sarılıyorum. Ağlamaya başlıyorum. Artık dayanamayacağım. Yanaklarımdan aşağı süzülen göz yaşlarıma ne dersen de işte. Adını sen koy. Ağlıyorum.
"Ağlama lütfen"
"Ben sensiz ne yaparım?"
"Birlikte olamayız, anla bunu"
"Başka bir kadını sevemem"
"Saçmalama, seversin. Ünlü bir yazar olacaksın, bundan eminim, bir sürü kadın hayranın olacak"
"Başkasını sevemem, ne olur gitme"
"Gitmem gerek"
"Seni bir daha göremeyecek miyim?"
"Göreceksin tabi ki, her zaman yanında olacağım, yazdıklarını okuyacağım, seninle gurur duyacağım"
Elini uzatıp göz yaşlarımı siliyorsun. Sen de ağlıyorsun.
"Ağlama koca adam"
İki elimle yanaklarımdaki gözyaşlarını siliyorum, ayağa kalkıyorum. Burnum akıyor. Koca bir oğlan çocuğu gibiyim.
Uzanıp toprağını sıkıca kavrıyorum. Nemli bir yumuşaklık avucumda topak oluyor. Parmaklarım acıyacak kadar sıkıyorum. Yuvaya dönen bir kuş sürüsü üstümden geçiyor. Rüzgar esiyor. Gözüm hala yaşlı. Hızla mezarlıktan çıkıyorum. Elimde hala topaklaşmış toprak parçası. Avucumu açamıyorum.
"hoşça kal"
"hoşça kal"
Kapı kapanıyor ve sen gidiyorsun. Son bir kez ardından bakıyorum. Araban gözden kayboluncaya kadar pencerenin kenarında dikiliyorum. İçimde kötü bir sonbahar.
"Ölüm nedir Emin?"
"Benim olmadığım zamandır"
"Peki benim ölümüm"
"Zamanın ölümü..."
"Kapat o zaman kapıyı"
Kapı kapandı. Evdeyim şimdi. Kanepeye uzanıyorum, gözlerimi kapatıyorum. Elimde toprağın, iki elimle sımsıkı sardığım toprağın. Kelimelerden ve edebiyattan nefret ediyorum. Kimse ölüm hakkında bilgece bir şey demesin bana. Hepsi budalalık, ölmeden ölümü anlatmak sadece budalalık. Ölüm varsa, Tanrı bile konuşmasın artık.
Elimi yavaşça açıyorum, toprağın yere dağılıyor ama gözümü hiç mi hiç açmak istemiyorum.
Hoşça kal Ebru. Ben yine gelirim, senin çok sevdiğin papatyalarla...
Mehmet Emin Arı
SEN YAĞMUR OLDUN
Kurumuş hazan yaprağı savunulurken
Düşlerin başıboşluğunda
Bir nilüfer tacında sen yağdın
Islandım yağmurunda sevda oldum
Taçlandım yapraklara gebe oldum
Tomurcuklarım sen oldu yağmurunda sılandım
Yanarken yalnızlık çölünde yüreğim
Bulutlarda sen yağmur oldun
Yağmurunda ben ıslandım
Gülüşünü sevdim,
Gözlerinden sevgi yaşları yağmur oldu
Yağmurunda ben ıslandım,
Filizlendim sevda oldum
Sevdim yüreğine düştüm
Yüreğinde kan yağmur oldu yeşillendim,
Ela gözlerinden yağmur yağdı
Ben ıslandım filizlendim sevda
akasya
yorganı kafama kadar çekip kendi nefesimle boğulmak.................
Adımlarımızım arasına sınır koyduk.Uzaklaşmalar helal bize, gerisi haram.Hafızadan silmek gerek anıların tamamını.Hediye edilen kitaplar yakılsın,tüm çiçekler gömülsün toprağa, orda devam betsinler fotosenteze.Söylenmesin o şarkılarda zaten.
Bıçak gibi sessizliğim.Dokunan kanar.Bir bağırsam diyorum, sessimle atsam sessizliğimi..Sessizliğini..Yapamıyorum.Boğazımı da kesmiş meğer o bıçak.Ne kadar güçlüymüş.Gözlerime bağlamış umudunu.Sessizliğimin aynası olmuş iki buğulu camım.
Kimse sormasın, cevabımda yok zaten.Kimin cevabı var ki benim olsun.Herkes olduğu gibi yaşamakta hayatı.En iyisi yorganı kafama kadar çekip kendi nefesimle boğulmak dedim.Meğer ne çok sorumluluğum varmış.Küçük gemime bağlı kocaman sandallar varmış sürüklenen.Ben nereye onlar oraya…
Zaman öfkeli, yıllar hırçın, acımasız.Ne çabuk gelip geçiyorlar üzerimizden.Kaçıncı kışını atlattık ömrümüzün, kaç kış daha var önümüzde arkasında bahar saklayan?Hangi kışın sonunda Cebrail kollarının açmış tüm huzuruyla sarılmak istiyor?Kimbilir yolun neresindeyiz şimdi?Sonumuz..Her nev’in sonu misali.Beklenen son..
Hep borçluyuz.Hayattan tek bir alacağımız bile yok.Hesaplarımızı kapatsak; yada sen kapatsan, borcunu ödesen bana.Duygusuzluğum kalsa bana sadece..
Bir evim var şimdi.Kimsesiz.Karanlıktan çok korkarım ondandır tüm işıkların yanık olması.Kitaplarım var, hep aşık kadınların öykülerini anlatan.Tek kişilik yastığım var, kafamı koyduğumda huzurla uyuduğum.Tükenemez kalemlerim var, kelimelerimi tüketmesinler diye.Siyah perdelerim var, günışığı leke bırakmasın diye ruhumda.
Canımın çok sıkıldığı, içimin karardığı zamanlar olur.Hatıraların camından bakıyım dışarı derim.Ne zaman baktıysam o camdan; hep ruhum kesildi..
---akın---
Neden özgür olduğu halde ayağında prangayla
Gözyaşları mühürlenmiş şekilde dolaşır adam?
Sanki çölde gül bahçesi kurmaya çalişiyorum.
Yağmur yağmasa da toprak olur yetişirim gibisinden
O kadar bozmuşki özgürlük
Hergün aldığın nefes paylaştığın nefesten daha ağır gelmekte
İçini kemirmekte,seni yok etmekte
Ve her ne kadar gerçekler ortada olsada
Sen anahtarı ve suyu olmayan o bahtsız bedeviden daha fazlası değilsindir.
Yitirdiği gülleri kendine batan...
YAĞMUR---
1. aslında mekanizma basit. güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor. yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor. su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su dalası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görünüyorlar. bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.
ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor. bir nulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir. bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir. bugüne kadar dünyamızda tespit edilmiş en yoğun yağış 26 kasım 1970de guadaloupede olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.
atmosferde 13 milyar ton su buharı bulunur. dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78i okyanusların üzerine yağıyor. bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.
yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir bulutun çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.
suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine gönderebilmektir. bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür ile bombalanıyor. bu işte de en iyi olan israilliler. onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında artırabilmişler. yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam tersi etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar
ne zaman kulağıma çalınsa toprak kokusunu burnumda duyumsadığım,melankolinin içimi kapladığı,haytın nasıl akıp gittiğini bana fısıldayan ve hayata dair bakışımı iyi anlatan bülent ortaçgil şarkılarından biri.
özellikle yağmurun kadın saçıyla betimlenmesi karşı cinse karşı duyulan kaotik duyguyu iyi çözümler. işte sözleri:
bugün yağmur
bir kadın saçıdır
yeryüzüne dökülen
upuzun ince ince
karanlık kokulu
sen ki aşkta aldatıldın
yüreğin taş parçası
dinle yağmuru dinle
teselli bul türküsünden
herşey olur herşey büyür
herşey geçer hayat kalır
teomanın belkide en güzel parçası
dayanmak zormuş meğer
sonu belli oyunlara
reddetmeye gücün yoksa eğer
oysa ki özgürlüğü seçmek
başka vücudlar sevmek
bir şehri tam kalbinden
beyninden
vurup gitmek
var aklımda
bir yağmur çok uzaklardan
çağırıyor
gelirsen, severim
diyor
her maske bir şey söyler
nefretler sevgiler
bırak artık sevmiyorsan eğer.
cem adrian'ın muhteşem şarkısı;
korkmuyorum artık senden gece,
korkmuyorum hiç karanlık,
üzerime gel istersen,
sar beni ben kaçıp gitmem..
korkmuyorum artık senden yalnızlık,
korkmuyorum hiç korkmuyorum,
yüreğime vur,
vur istersen,
kalmadı hiç kaçıp gitmem..
sokaklarda yanımda dolaşan
yağmur,
geceleri başucumda duran
yağmur,
avucumda ellerin yerine
yağmur,
vur yüzüme,
vur yüzüme..
saçlarımda nefesin yerine
yağmur,
dudağımda dudağın yerine
yağmur,
gökyüzünden çaresizliğimi
yağmur,
vur yüzüme hadi
vur yuzume..
daha hızlı yağmur,
yağ hadi yağmur,
ağlar gibi yağmur,
vur yüzüme..
hadi yağmur,
çok üzgünüm, çok üzgünüm, çok üzgün yağmur,
kaybedeceğim neyim, ne kaldı yağmur?
vur yüzüme yağmur,
yağmur..
Yorum Gönder