Nihânsın dideden ey mest-i nâzım
Bana sensiz cihanda can ne lâzım
Levni bir minyatürün kıvrımında; aharlı sayfaların en parlak satırında hatırlayabiliyorsam hala seni; temmeti atılmamış bir efsanenin, ismi konulmamış iki kahramanıyız cânâ.
Ebruli bir kağıdın nebâtî boyalarına karışıp sen ve ben, bakıldıkça yepyeni hallerimizin keşfi adet oluverdi çoktan.
Ulu bir mabedin revnakları altında sevdanın esame defterine kaydedildiğinde ismimiz, şehrin donakalan manzarasını onca tabloda aradımsa nafile. Hangi fırça resmedebilmişti ki aşkı. Söylenen sözlerin hepsi bir araya gelse anlatamazdı da, susulduğu vakit en yakın tarifi yapılabiliyordu madem aşkın, bana de ki öyleyse cânâ: O vakitlerin izharı içindi sükutum. Şimdi ben, sükutun bittiği yerdeyim. Aşkın Fuzuli’ce bir failiyim aruz vezninde:
“Bende Mecnun’dan füzun âşıklık isti’dadı var”, cânâ.
Nedim’in gözüne görünen hayal sevgiliyi vasfettiği Lale devirlerinden kalma muhayyilemle, geçerek binbir türlü gaileleri canhıraş, ateşten okyanusları kumdan kayıklarla aşarak, tutunarak gamzenin insafına ümitvar, gelmiştim sana.
Kadeh endamlı, rengarenk lale tarhlarından özge; bülbüle ah ü figan ettiren gülden aldığım icazetle; bahara hoşâmediler eden teşrifatçı çiğdemlere nisbet, kıpkırmızı bir karanfilin kokusunda buldum seni cânâ. İpek bohçalara sardığım tahayyülümün en ince nakışında ismin üç kelime: Karanfil Kokulu Adam.
Hangi gazelin şahbeytiydin ki, divanların en âlâsını eksik bıraktı bu üç kelime.
Mazi-hal-istikbal örgüsünde hayatımın yekunu.
İlk söylediğim sözdü ismin. Kalemimden kağıda düşen ilk harflerimdin. İlk ağlayışımdı sana kavuşma telaşım. İlk gülüşüm visal arzusundan başka neydi ki.
Bir Hezarfen coşkusuyla süzülen gönlümün, kıyılarına usulca inivermesinden bugüne kaç asır geçti söyle cânâ. Aşkın takvimi yoksa, ben seni ruhlar aleminden beri seviyorum. Sonra üstüne koy dünya senelerimi. Şimdi söyle cânâ: Hayatımın neresindesin ve ben seni kaç asırdır seviyorum?
Kündekâri bir dolabın geometrik desenleri arasındaki en ince matematik hesapları sonunda, bize dair tarihler çıkıyorsa; Hayâlî veya Şeyh Galib’in mısralarının ebced hesapları da yine bize delalet ediyorsa her defasında, temmeti atılmamış bir efsanenin, ismi konulmamış iki kahramanıyız hala cânâ.
Sultaniyegah bir bestenin kanun taksimine karışıp, aheng bulalı sen ve ben; helva sohbetlerinde faslımızın geçilmesi adet oluverdi çoktan.
Yedi tepeli bir şehrin ahşap cumbalarında, cevabı beklenen mektupların yanık uçları ne kadar anlatıyorsa hasreti cânâ, iftirakinin fikri dahi öyle ateşli bir ihtimaldi. Tulumbacıları teyakkuza geçiren yangın kulesinin taş duvarları nasıl da anlar bu tedirginliği bilsen.
Uzun uzun yazsam, anlatacaklarımdan taşanları devşirebiliyorum sadece satırlara. Bu yüzden bakışlarının elasını, upuzun şerhlere bırakıyorum. İs mürekkeplerine batırdığım kalemimin kamış efganı, tebessümünü nasıl anlatabilir ki gözlerinin? Ya da kirpiklerinin kıvrımını hangi celi sülüse teşbih edebilir hattatlar. Meşk edebilseydi Şevki Efendi veya Karahisari bakışlarını, bunca eşsiz olmazdın elbet cânâ.
Hakikatten hayale ram olan suretin, Kays’ın mecnunluğunu fısıldamasa da sayfalara, gözlerinden derdiğim ışıltıları parlatmak için kaç akiğe mührelik vazifesi verdimse beyhudelik. Bakışlarından âlâ ziya bulamayacağımı tekrar tekrar söylemekte sanki nakkaşlar.
Beykoz camlarının çıt kırıldım zarafetinde, çeşm-i bülbüllerin mavili beyazlı kıvrımlarında bizden ilham alıyorsa cam ustaları; temmeti atılmamış bir efsanenin, ismi konulmamış iki kahramanıyız hala cânâ.
Kalemişi kubbelerin rumili hatâyili motiflerine karışıp, muhayyir gözlerde takdir kazanalı sen ve ben, kargir binaların fevkinde seyrimiz adet oluverdi çoktan.
İstanbul’un iki yaka manzarasından geçen umutlarımız, portakal bahçelerinin ikindi rehavetinde gölgelenirken, istikbale adadığımız cümlelerimiz vardı mütevazı hayallerimize ilişen. Bir de hayata denk düşürebilseydik ıskalamadan. Kaç menzil atışı gerekirdi ki tirendaz ruhumuza. Oysa pervanenin muma sevdasına dönüşen aşk, semazen bir devr-i daimle düşünce kalbime, yandım ben cânâ. Zümrütanka konsa omuzlarıma rengarenk güzellikte, talihim olur musun.
Şimdi “bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin” cânâ, ne bülbül kaldı ne gülistan. Nisyanıma da yenik düşmüş olsa idim, bunca hicranı yük etmezdim elbet sayfalara. Ki mücellet yazmalar arasına kapanan karanfil kokulu hatıralar, her defasında eskiyerek, zamanın inadına inadına yenilemekte kendini. Çiçeğin kuruduğuna ve eskidiğine aldanma. Eskimek eksilmek değildir cânâ. Artmak değilse bendeki, yeni bir cilt daha eklenen bu raflardaki varlığın sebebi nedir? Bana bunu açıkla, kırayım kalemimi son sözümle..
Ki son sözümdür:
Aşk mahkumu bedenimi as kirpiklerine cânâ ve en mütebessim ânında, göm beni, gamzelerinin çukuruna..
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder