31 Ağustos 2009 Pazartesi

Evde yalnız Kalmanın Yalın Kuruluğu

Evde yalnız Kalmanın Yalın Kuruluğu


Bakın gözlerim kocaman. Dalında kurumuş kalmış, muzdarip iki böğürtlen misali şimdi gözlerim: renksiz, zavallı. Guatrım yüzünden pörtlediler, yuvalarından fırlayıverdiler, utanmaz adiler. Saçlarımsa nefes alamayacak kadar kısa, hem uğraşacak zamanım ve hevesim de yok ki... Boyatmadım bir telini dahi. Kendi rengidir koyu kahverengi, yani en sık rastlanan saç rengi yapmam. İncecik dudaklarımın neresine süreyim? Düğün-dernek olduğunda sürerim, o da usulden. Aynaya bir tek sabahları, işe gitmeden evvel bakarım. Hafif ıslatıp, zaten düz olan saçlarımı, dişleri dökülmüş yaşlı tarağımla tararım. Tarağın bıkkınlığı saçlarıma yerleşir, gün boyu bozulmadan, kafama tünemişçesine durur saçlarım. Kulaklarımı küçükken annem deldirmiş kız olduğum anlaşılsın diye. Erkek çocukları gibi traşlı kafamın uzantısı o miniminnacık bedenimle, fırlamanın tekiymişim. Şimdi ise o fırlamalığımdan zerre kalmamış. Annem beni komşulara anlatırken, Beni eritti peşinden koştururken, bütün enerjisini de o zaman harcamış herhal. Şimdi de kaldır kaldırabilirsen yerinden... Hep bıkkın, hep yorgun. Miskin ayol bu! İçi geçmiş, içi... Nazar değdi dedik, kurşun döktürüp okuttuk, bana mısın demedi. Kurşun döktürüyoruz bir heyecanla, belki üstünden ağırlık kalkar, ferahlar da kendine gelir diye. Anacım bir de baktık, kurşunu dökerken uyuyakalmış. Yapmadığımız şey kalmadı, ben de böyle kabullendim artık. Bu çocuğun karakteri böyle, n`apalım böyle yazılmış.

O kadar zor ki, inanmadığın yollarda yürümek... O kadar zor ki, topallayarak da olsa koşmak zorunda kalmak... Kaçmak da, teslim olmak da o kadar zor ki! Ben mi? Ben önce kaçtım toplumun isteklerinden, saklandım. Sonra... Sonra yakalamalarına gerek kalmadı, çünkü ben teslim oldum: dedikodulara, iftiralara, kara kuru arkamdan yapılan fısıltılara...

Evlenmek de neymiş dedim hep. Evlenmek bana göre değildi. Annemin dediği gibi işte: ben miskindim. Bırak bir çocuk sahibi olmayı; elin adamına yemek de yapamazdım, dişi kuşlar gibi mutlu mutlu ötüp yuvamı da kuramazdım. Ben yalnızlığın ince-keskin ucunu seçmiştim, tabi bana ayrılan kısmında... Ya da benim kendime ayırdığım kısımda desek daha doğru olur. Önceleri işten erkek arkadaşlarım vardı yanımda. Yemeğe çıkardık öğle aralarında, bir iki iltifat ederlerdi, böylelikle kendime seçtiğim yalnızlıkta süzülen hoş kokulara dönüşürdü iltifatlar. Hayran bakışlarından tatmin olurdum, e tabi bu da bana yeterdi. Ancak zamanla, hepsi eşlerini bulup, matrak konuşmalarını yaptılar. Benimle evlenir misin?

Yalnızdım. Bu, tek kelimeden ibaret olup, hayatımı kaplayan koca bir cümle... İstenilen hayat yaşanmıyor herzaman. Kabul ediyorum, ben tembelim. Kanım bile yavaş akıyor, bunu hissedebiliyorum. Ancak diğer insanlardan tek farkım, bir iş yapıyormuş gibi gözükmüyor olmam. Yani bir anlamda, dürüstüm. Olduğum gibiyim işte. Açık, tiril tiril, yalınkat... Göründüğüm gibiyim.

Yaş 35... Kız kurusu adaylığını aşıp, asil kuru mertebesine yükseldiğimde, dedikodular tavan yapmıştı artık. Asılsız dedikoduları geçtim, mahalledeki komşularımızın engin hayal gücünü keşfettim. Yok efendim bakire olmadığım için evlenemiyormuşum da, kısır olduğum için beni istemiyorlarmış da... Bir ara kafamda bit olduğunu bile duydum başka başka ağızlardan. Ne hikmetse o ara kafam çok kaşındı.

Annemle kalıyordum. Bir çocuğun ruhu, okşayışın şekillendirdiği ıslak kil parçası gibi... Yaşlı anneciğimin ruhuysa; teni kadar çatlak patlak, kupkuru bir ağaç gövdesinden ibaret. Ağzından dökülen sözler, kaşları gibi çatık. Memnuniyetsiz, halsiz, renksiz... Bazen bir çocuğa bakmak daha kolay olurdu diye düşünüyorum. En korkuncu da bunları düşünürken duyduğum pişmanlığın yüreğimde yarattığı ağrı...

Aşk... Aşk mı? Çok aşk romanı okudum. Galiba aşkı ordaki gibi aradım hep. Ne kadar da efsunluydu anlatılanlar... Böyle bir aşk yaşayacağımın hayalini kurup, sevinçten ağlardım. O düşlerin huzuru, ibadetle eş değerdi diyebilirim. Okulda bulamadım. Lisede bütün erkekler, sivilceli horoza dönüştüler. Üniversiteyi kazanamayınca da işe girdim. Ekmek, ele kendiliğinden gelip yerleşmiyor. İş arkadaşlarım arasında aradığımı bulamadım. Tembelliğim, yüreğime pes ettirdi. Vazgeçtim aramaktan. Bir an bile aşksız evlilik düşünmedim. Sonradan tanıdığın bir adamla evlenmek, gerdeğe girmek... Ay ne ayıp şu düşündüklerim şimdi! Ama haksız mıyım? Bir adam gecenin bilinmez karanlığında gelip yanına yatıyor. Ağır kokan soluğuyla yaklaşıp kulağına bir şeyler fısıldayacak belki. Tam saçına elini atıyor, saçtan çok kıl parmaklarında. Gecenin o bilinmez karanlığında, bilinmese ne olacak artık sen biliyorsun ya o kıvırcık kıvırcık usulca yanaşıveren göğüs kıllarını, dudağını sertçe kavrayan bıyıklı, fırça dudağını, koltukaltının burundelen, sivri kokusunu... Bunlar yeterli.

Aşık olmak demek, bunları görememek demek; oysa sevmek demek, bunları görmemezlikten gelmek demek... Ben o kadar fedakarlık için çok tembelim. Biliyorum, tüm bunları yaşamaktan korkuyorum. Tüm şu anlatılanlar teferruat. Ama ben hayatımda yalın, yalnız, yalnızca ama yalnızca yalnızlığın kokusuna razıyım.


alıntı

Hiç yorum yok: